Did’li Sorulara Nasıl Cevap Verilir? – Bir Gencin Hikâyesi
Hayat bazen basit bir soruyla karşımıza gelir. “Did”li sorular… Çok az dikkat ettiğimiz ama insanı en derin duygularına kadar zorlayan, bir o kadar da düşündüren o sorular. Bugün sana, Kayseri’nin sakin sokaklarında bir öğleden sonrasında yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. Hani derler ya, “Bazen bir soru, en karanlık anını aydınlatır.” Ben de öyle hissettim. Soruyu sordukça içimde yankılandı, yanıtlayacak bir şey bulamadıkça daha da çok içine çekildim.
O Soru Gelmeden Önce
Saat öğleden sonra, Kayseri’nin soğuk havası kalbime yavaşça dokunuyor, yavaş yavaş soğuyordum. Bir kaç gündür yaşadığım o yorgun, tükenmiş ruh halinin yanında bir de canımı sıkmaya başlamıştım. Hayat bir yerlerde beni bekleyen bir şeylerle alakalı sürekli bir soru sormaya başlamıştı, ama bu sefer “Did”li sorulardan birini sormak üzereydi.
İlk başta her şey normaldi; kitaplar, kahve, bir yürüyüş ve sonra içimdeki hislerin çalkalanması… Fakat sabah aldığım o mesaj, her şeyin seyrini değiştirdi. “Did you ever think you would be this happy?”
“Hiç böyle mutlu olabileceğini düşündün mü?”
Bir an kalakaldım. O an öylece oturduğum yerden her şeyin anlamı değişmişti. Elimdeki kitap gözümden kayboldu, zihnimde birdenbire sonsuz bir boşluk oluştu. Çünkü cevabım yoktu. O kadar uzaktım ki mutluluktan, hayatın bana verdiği küçük anlardan… Hızla kaybolan o içsel huzuru, o hayalini kurduğum ideal hayatı nerede bulduğumu bile hatırlamıyordum.
İçimdeki Savaş
Bir yandan, cevap vermek zorundaydım, ama bir diğer yandan bu soruya cevap verirken, karşımdaki insanın beklentilerini de göz önünde bulundurmak zorundaydım. Beklentilerin bir araya geldiği o kayıtsız anlarda, insanın içindeki duygusal labirentte kaybolması çok kolay. İşte bu soruyu yanıtlarken ben de böyle bir yolculuğa çıkacaktım.
“Did you ever think…” Cevap veremediğimde hissettiğim bu boşluk, tam da içimdeki duyguların birbirine karıştığı bir anın başlangıcıydı. Heyecan mı, korku mu, belirsizlik mi? Belki hepsi bir arada. Çünkü bazen biz insanlara yalnızca bir soru sorarak değil, sorunun biçimiyle de bir şeyler anlatmak isteriz. O an, bu sorunun biçimi bana ne anlatıyordu?
Bana verilen bu soru sadece geçmişle ilgili bir değerlendirme değildi. O, geleceği de sorgulamamı istiyordu. Bir bakıma “Benim mutlu olduğum zamanlar ne zamanlardı, şimdi mutlu muyum?” sorusunun cevaplarını içimde aramamı istiyordu.
Did’li Soruların Beni Yavaşça Yıkışı
Zaman geçtikçe sorunun ağırlığı daha da artıyordu. Bir türlü aklımdan çıkaramadım. “Did you ever think…?” Hiç böyle mutlu olabileceğimi düşündüm mü? Bir cevap aradım, aradım ama bulamadım. Çünkü ben bir anın içine hapsolmuşum, geçmişimle iç içe olmuş bir insandım. Geçmişimi, geleceğimi, şimdi’yi ve belki de duygularımı kucaklayamamıştım. O yüzden bu soruya net bir cevap veremedim.
Bir başka sahneye atlayalım. O kadar yalnız ve kaybolmuş hissediyordum ki, bir arkadaşımla dışarı çıkmaya karar verdim. Kayseri’nin merkezine doğru adım attık, kalabalığın gürültüsü biraz olsun içimi rahatlattı. İşte tam o an, o soruyu bana tekrar sordular.
“Did you ever think you would be this happy?” Yine aynı soru. Ama bu kez daha farklı bir anlamı vardı. O soruyu soran kişi, beni gerçekten anlamaya çalışan biriydi. Ben de tam o an içinde bulunduğum çıkmazda neyi hissediyorsam, onu söyledim:
“Bazen düşündüm, bazen de düşünmedim. Ama belki de mutluluk, bir şeyin olacağı zamanla ilgili değil; o anı kabullenip ne kadar içselleştirdiğinle alakalı.”
İçimde kaybolmuş hissettiğimi söyledim. “Evet, belki de hiç bu kadar mutlu olabileceğimi düşünmedim. Ama şu an, bu anın içinde, belki de mutluluğun ne olduğunu ilk kez hissediyorum.”
Hayal Kırıklıkları ve Yeni Bir Başlangıç
Bir hafta sonra, her şey yerine oturuyordu. Bir cevap bulamamanın yarattığı o yoğun kaybolmuşluk hissi, bana yeni bir yol açmıştı. Soruları doğru yanıtlamak için değil, yaşadığım anı doğru hissetmek için bir yolculuğa çıkmıştım. Geçmişimi ve duygularımı tanıyarak, şimdi’yi daha fazla kavrayarak, mutlu olabileceğimi ve daha fazlasını yapabileceğimi fark ettim.
Did’li sorular bana bunu öğretmişti. O anı yaşarken, zamanla gelmesi gereken cevapları vermenin gerekliliği değil, o cevabın içimde nasıl yankılandığını, nasıl hissedildiğini anlamak önemliymiş.
Sonuç: Soruya Cevap Vermek, Hisleri Anlamaktır
Bu yolculuk beni, sorulara nasıl cevap vereceğimi değil, duygularımı nasıl anlamam gerektiğini öğretti. Did’li sorular, her zaman bir kayıptan önce gelir. O kaybı, o boşluğu, o kararsızlığı yaşadıkça insan, doğru cevabı bulmaktan çok, kendini bulur. Bu yazıyı okuyan belki de sen, şu an hayatındaki önemli bir soruya bir yanıt veremiyorsun. Ama unutma, doğru cevabı bulmak değil, hissetmek önemlidir. O hisler, seni doğru yola götürecektir.
—
Umarım bu hikâye, zamanla daha çok içsel barış bulmana ve soruların gerçekten neyi ifade ettiğini anlamana yardımcı olur. Unutma, bazen doğru cevap, soruyu soranın beklentilerini yerine getirmek değil; kendini olduğu gibi ifade etmektir.